DİYARBAKIR - Yıllarca Sur’da Ermeni kimliğini saklayarak yaşamak zorunda kalan Ayten Ekici, babaannesinin mahallenin çocuklarına Kuran-ı Kerim öğretirken, Pazar günleri de elinden tutup gizlice Kilise'ye götürdüğünü anlattı. Ekici, yıkım altında olan Sur'daki tarihi izlerin yok edilmesinden acı duyduğunu dile getirdi.
Yüzlerce yıl Anadolu topraklarında yaşayan Ermeniler, 1915 Soykırımı’yla tarihi bir trajediyle karşılaştılar. Katliamdan kurtulan bir avuç Ermeni ise dillerini, dinlerini, kimliklerini yıllarca komşularından hatta çocuklarından bile saklamak zorunda kaldı. Bazıları ise isimlerini, dinlerini ve yaşam tarzlarını değiştirerek çoğunluk gibi yaşamaya zorlandı.
Tarihin kadim şehirlerinden Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yakın zaman tanıklarından Ayten Ekici (50) ve ailesi, farklı kimlik taşımanın verdiği zorlukları birebir yaşayanlardan. Hıristiyan bir ailenin ferdi olan Ekici, mahallede Kuran dersi veren babaannesi tarafından yıllarca gizli bir şekilde kiliseye götürülmüş. Ekici, dihaber’e verdiği söyleşide şu an yıkılarak yerle bir edilen Sur’u ve ilçenin Ermenilerini anlattı.
* Sizi tanıyabilir miyiz, Ayten Ekici kimdir?
Ermeni asıllı bir Hıristiyanım. 50 yaşındayım. Sur’da doğdum. Çocukluğum Sur’un sokaklarında geçti. Ortaokul döneminden sonra Ofis semtine taşındık; ancak ben Sur’dan hiçbir zaman kopmadım. Hafta sonlarımı sürekli Sur’da geçirirdim. Fırsat buldukça Sur’a koşardım. Bugün hala Ofis semtinde ikamet ediyorum. Bir kamu kurumunda veri hazırlama memuru olarak çalışıyorum.
* Sur’a olan bağlılığınız nereden geliyor?
Çocukluğumda Sur’da gördüğüm komşuluk ilişkileri beni Sur’a çok bağladı. Çok güzel komşuluk ilişkileri vardı. Mahallede biri hamur yoğurup fırına götürürdü. Kafaların üzerinde ekmek leğeni eve gidene kadar yarısı komşulara verilirdi. Böyle bir güzellik vardı Sur’da. Bu bir sosyal ilişkiydi insanları birbirine bağlayan çok güçlü ilişkilerdi.
* Gayrimüslim bir ailenin çocuğuydunuz. Bu sorun oluyor muydu?
Mahalle bizim gayrimüslim olduğumuzu bilmiyordu. Kimliğimizi saklamak zorunda kalıyorduk. Babaannem mantolu, eşarplı bir kadındı. Ermeni asıllı bir Hıristiyan olmasına rağmen Kuran-ı Kerim’i çok iyi biliyordu. Hatta mahalle çocuklarına yıllarca Kuran-ı Kerim dersi verdi. Fakat Pazar günleri olduğu zaman kılık değiştirirdi, çarşaf giyerdi, yüzünü peçe ile örterdi. Mahallede kurulan pazarı bahane ederek elimden tutup beni kiliseye götürürdü.
Sinekli bakkaldan bana bir bardak kırık leblebi ve iki bisküvi alırdı. Büyüyünce bunların bana sus payı olduğunu fark ettim. Beni tembihlerdi, 'Sakın yavrum kimseye bir şey deme, kimse duymasın' diye. Ben de ketumdum, söylemezdim. Ama hep merak ederdim ve babaanneme sorardım. Ana diye hitap ederdik; ama derdim bu gittiğimiz yer neresi, bu insanlar kim? Bana parmağıyla sus işareti yaparak, 'Bunlar dedenin akrabalarıdır' derdi. Halbuki sonradan öğrendim ki, kendi akrabalarıymış.
* Babaanneniz nasıl yaşardı biraz daha açar mısınız?
Yıllarca kimliğini sakladı. Müslüman olduktan sonra kendini dine verdi. Evde Kuran dersi veriyordu. Herkes hoca hanım diye hitap ederdi. Ama bir taraftan da her Pazar kilisedeydi. Yani çok büyük bir tezatlık vardı.
* Bu tezatlığı anlamaya çalışmadınız mı?
Çocukluğumdan beri bu çelişkiyi hep çözmeye çalıştım. Kendime hep büyüyünce bunu araştıracağım derdim. Yani biz kimiz, neyiz? Bir taraftan kilise bir taraftan babaannemin elinde Kuran-ı Kerim bunları anlamak istiyordum. Bir de babam var tabi. Babam, Ortadoğu’nun ilk meyhanesini açan adam. Dilan Sineması’nın açıldığı yıl Piknik Bozo Meyhanesi adıyla açmıştı. Dindar bir kadının çocuğunun meyhane açması birbirine çok zıt olaylar. Ben hep bu zincirleme çelişkileri birbirine ekleyip çözümlemeye çalıştım.
* Babaannenizle bu durumu konuşma şansınız hiç olmadı mı?
Ortaokul yıllarındayken babam, babaannemi ikna ederek evimizi Ofis semtine taşıdı. Liseye yeni geçmiştim. Gittiğim Kız Meslek Lisesi eve yakın olduğu için öğle aralarında eve gelirdim. Bir gün geldiğimde annem evde yoktu çarşıya çıkmıştı. Babaannem evde tekti. Babaannemin boynunda bir et beni vardı. Çocukluğumdan beri meme ucu büyüklüğündeki bu benle sürekli oynardım. O gün sedirde yatan babaannemin et beniyle oynarken öpüp koklamaya çalıştım. Sonra kulağına eğilip, ‘Ben çocukken hep kiliseye gidiyorduk. Seni bir arabaya bindireyim yine oraya gidelim mi?’ diye sordum. Tabi gittiğimiz yerin kilise olduğunu bilmediğimi zannediyordu. Çünkü beni çocukken gizlice götürüyordu. Bayağı şaşırdı orada. Aynı anda ağlamaya başladı. ‘Ne olur bana anlat’ diye yalvardım. ‘Hikâyeni bir şeyini anlat’ dedim.
* Bir şey anlattı mı?
Babaannem soykırımın yaşandığı yıl 20 yaşlarındaydı. O yaşında soykırıma şahitlik etmiş. Sadece şunu anlattı: 'Diyarbakır surlarının dibi hep topraktı. Orada çok büyük bir ateş yaktılar. Uzun uzun direkler getirildi. Çok gür bir ateşti. Ateşin etrafına üç çarmıh yaptılar. Ermeni kadınları bir tarafa, erkekleri bir tarafa ayırdılar. Hepsini kılıçtan geçirdiler. Hamile olan kadınların karınlarındaki ceninleri çıkarıp ateşte pişirip erkeklere yedirdiler. Tek tek kafalarını kesip…’ Diyemeden fenalaştı devamını anlatamadı. 'Bana başka bir şey sorma' dedi ve konuyu orada kapattı.
Tabi o ağlarken ben de ağladım. Ben tekrar, 'Ana kiliseye gidelim mi?' dedim, 'Ben yaşlandım kızım oraya kadar gelemem, zaten kimse de kalmadı' dedi. Babaannem, ben çocukken kilisede kimi sorsam ‘Dedenin akrabalarıdır’ diyordu. Sonra dedemi araştırmak istedim.
*Dedenizle ilgili neler öğrendiniz?
Dedem 32 ya da 35 yaşındayken daha ben yokken vefat etmiş. Daha çok araştırmaya koyuldum. Ermenilerle ilgili bilgiler edinmeye çalıştım. Zaten Sur’dan kopmamıştım. Gavur Mahallesi’ne gidiyordum. Daha sonra araştırınca dedemin bir taş oymacısı olduğunu; yani bazaltı nakış işleyen bir taş ustası olduğunu öğrendim. ‘Taşçıyan’ olarak bilinen biriymiş, ‘Yan’ Ermenice'de ‘Oğlu’ demektir. ‘Taşçıyan’ dönemin iktidarı tarafından ‘Taşçıoğlu’ olarak değiştirilmiş.
* Bu şekilde yok edilmek mi istenmişler?
Sadece bu değil, o dönemde isminde ‘Yan’ bulunan herkesin ismi değiştirilmiş. Mesela ‘Semerciyan’ olmuş ‘Semercioğlu’, ‘Bakırcıyan’ olmuş ‘Bakırcıoğlu’ gibi. Tabi bizden önceki nesil korkuyla yaşadıkları için hiçbir açıklamada bulunmamışlar. Baba tarafımdan öğrenebildiklerim bu kadar.
* Gelelim anne tarafınıza…
Annemin babası 1915 Erzurum Oltu nüfusuna kayıtlı bir Ermeni ve kimliğinde ‘Mürtedi’ (Dinden dönen kişi) yazıyor. Oltu’da babası din adamı, iki kardeşler bunlar; ablası ve kendisi. Soykırımda Oltu’dan Diyarbakır’a gelirlerken annesiyle babasını, bu iki çocuğun gözü önünde, katlediyorlar. Yolda Bingöl Çapakçur’da tekrar bir saldırıya uğruyorlar. Kadınlara tecavüz ediliyor. Karşı çıkanlar öldürülüyor.
* Bunları siz nasıl öğrendiniz?
Bunları anneme ve anneanneme dedem anlatmış. Saldırıyı yapanlar kadınları ve çocukları kafileyle üç ayda yürüyerek Seyrantepe’ye getiriyorlar. O dönemde Diyarbakır’da ne kadar paşası ve ağası varsa hepsi oraya geliyor. Kimisi kendisine kuma, kimisi kendisine çocuk alacak. Dedemin ablasını bir paşa alıyor. Dedemle ablası birbirine sıkı sıkı sarılıyormuş bunları birbirinden koparıyorlar ve dedem arkasından günlerce ağlıyor.
* Dedenize ne oluyor?
Dedemi de (annesinin babası) Hani’den gelen Nerip Ağa diye biri almış. Onun da hiç erkek çocuğu yok. Eşi sürekli doğum yapıyor; ama erkek çocukları yaşamıyor. Sadece tek bir kız çocuğu var adı da Koçer. Nerip Ağa dedemi evladı gibi büyütüyor. Adını Ahmet koyuyorlar ve vefat etmeden önce de hanımına çocukları alıp Diyarbakır’a gitmesini vasiyet ediyor.
Bu çocuklar Diyarbakır’da büyüdüklerinde evlilik yapıyorlar. Yani birbirleriyle evleniyorlar. Tabi dedem hep benim bir ablam vardı diye sızlıyormuş. Anneanneme biliyor musun? Ben her gün sokak sokak ablamı bulabilmek için dolaşıyorum diyormuş. Fellik fellik ablasını arıyor.
* Bulabiliyor mu?
Bir paşa aldı; ama Diyarbakır’da paşadan çok ne var. Sonra Cemil Paşa’nın amcazadesi Kunduracı Mahir Paşa’nın evinde genç bir kız olduğunu öğreniyor. Arkadaşlarıyla kızı görmek için evin damına çıkıyorlar, görür görmez de bayılıyor. Kunduracı Mahir Paşa damdan gelen sesler üzerine dama çıkıyor. Olayı öğreniyor. Tabi, Mahir Paşa bunları birbirinden ayırdığını biliyor. Ablasıyla buluşmasına izin veriyor. Dedem bu buluşmadan bir müddet sonra fakirlikten ölüyor.
* Dedenizin ölümünden sonra anneanneniz ne yapıyor?
Anneannem 5 çocuğa bakmak için numune hastanesinde çamaşırcılık yapmaya başlıyor. Annem günlerce eve gelmediğini söylerdi. Annem 'Kuru ekmeği zor bulurduk' derdi. O yüzden annem için ekmek çok kutsaldır. Babamla evlendikten sonra çok çok iyi bir hayat geçirdi; ama ne olursa olsun sofraya muhakkak ekmeği getirirdi. Ekmek onun vazgeçilmeziydi.
* Tekrar bugüne gelecek olursak, bugün Sur’da bir kiliseniz var; ancak çocukluğunuzda gizli de olsa gidebildiğiniz kilisenize bugün hiçbir şekilde giremiyorsunuz. Bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu topraklar bir mozaik, çoklu dinlerin ve çoklu dillerin yaşamış olduğu bir mozaik. Ulu Cami’nin tarihine bakalım. Cami olmadan önce kilise idi, ondan önce Sinagog, ondan önce Güneş Tapınağı ve ondan öncesi tarihi bilinmiyor. Yani bu tür yapıların hepsi bizim milli değerlerimizdir. Kilisemiz tarihi bir mirastı ve yıllarca yıkıktı. O kilisenin yeniden restore edilişi, açılışı ve açılışındaki o izdihamı ben ölene kadar unutamam. Halen aklıma geldiği zaman ben çok duygulanırım. Bu arada benim eşim bir mühendis ve kilisenin restorasyon sürecinde büyük bir emek sarf etti. Ben o kilisede sırf akrabalarımı bulabilmek için sergi açtım.
Kısacası o kilise bizim için bir değerdi. Fakat yaşanan savaştan sonra kiliseye gidememek çok acı, elimizin kolumuzun bağlı olması hiçbir şey yapamıyor olmak ayrı bir acı.
Rıfat Şahin - dihaber