VAN - DAİŞ’in Maxmur kampı saldırısında gazetecilik yaparken yaşamını yitiren Deniz Fırat, özgür basında çalışan yüzlerce kadın gazeteciye mücadele hikayesini miras bıraktı. Fırat’ın zorlu yaşamını ve hayallerini anlatan gazeteci kardeşi Beritan İrlan, “Deniz kadın gazetecilere özgüveni, cesareti ve gerçekleri yazmayı miras bıraktı” dedi.
DAİŞ’in Şengal işgaliyle birlikte 8 Ağustos 2014 tarihinde Maxmur kampına yönelik saldırısında kamerasıyla görüntü çekerken yaşamını yitiren gazeteci Leyla Yıldıztan’ın (Deniz Fırat) ölümünün üzerinden 3 yıl geçti.
Van’ın Çaldıran ilçesinin bir sınır köyünde doğup sürgünün son durağında Maxmur kampında yaşamını yitiren Fırat, kendisinden önce mücadele saflarında yaşamını yitiren iki kız kardeşinin de mirasçısı aynı zamanda. İran'daki ilk mültecilik yıllarından sonra, 1998 yılında Maxmur kampına ailesiyle gelen Fırat, ablaları Sarya ve Binevş'ten sonra küçük yaşta kendini zorlu bir mücadelenin içerisinde buldu. Toplumsal bir kadın trajedisinden güçlü kadının zirvesine tırmanan Fırat’ın ilk gazetecilik heyecanını, yazmaya olan tutkusunu ve inci tanesi gibi doldurduğu not defterlerini kendisi gibi gazeteci olan kardeşi Beritan İrlan anlattı.
ABLASININ SÖZLERİ ONUN PUSULASI
Fırat ve İrlan'ın hikayesi, birbirinin ardından aldıkları gazetecilik sorumluluğunu sürdürmenin bir örneği olarak karşımıza çıkıyor. Fırat’ın parasını biriktirerek aldığı fotoğraf makinesini alan kardeşi İrlan, sanata ve sinemaya duyduğu hayranlığını erteleyerek yola koyulur. "Kendimden bahsedersem Deniz'i anlatırım, Deniz'i anlatırsam kendi hikayemi anlatmış olurum" sözleriyle yaşadıklarını anlatan İrlan, Fırat’ın ölümünden sonra sırasıyla Van, Diyarbakır, Mardin, sokağa çıkma yasağının 79 gün sürdüğü Cizre’de yaşananlara ve son olarak Sur’un boşaltılmasına tanıklık eder. Ablası Fırat'ın “Gerçekleri karanlığa gömmeye çalışsa da birileri, onları aydınlığa çıkarmayı başaracağız" sözünü pusulası yapan İrlan, çatışmaların ve yıkımın en fazla yaşandığı Mardin ve Nusaybin'de objektifini, yıkılan tarihe çevirir.
Şu an Mardin'de gazetecilik yapan İrlan’ı Savur ilçesinde karanlıkta kalmış bir kadının ölümünü aydınlığa çıkarmak için aynı heyecanla yakalıyoruz.
SAVAŞIN İÇİNDE YETİŞEN İKİ KADIN
Kavak ve ceviz ağaçlarıyla kaplı Mardin-Savur yolunda, ablası Fırat'ı "Şimdi çok umutsuzum, eğer Deniz benim yerimde olsaydı umutlu olurdu. Benim gibi olmazdı" sözleriyle anıyor. İrlan, bir taraftan OHAL ile birlikte ablukaya alınan Midyat, eski Mardin, Kızıltepe, önce toplarla yıkılan şimdi de tarihsel izlerin kaldırıldığı Nusaybin’de yaşanılanlardan duyduğu üzüntüyü dile getiriyor. Sonra söz dönüp dolaşıp ablasının uğruna hayatını kaybettiği kamera tutkusuna geliyor. "Ablamla en büyük ortak noktamız, kameraya olan sevgimizdi" diyor İrlan. Daha öğrencilik yıllarında bütün toplumun faydalanabilecek bir sinema salonunu sürgün kampı Maxmûr’da açmayı hedeflediğini ifade eden İrlan, salonu açtıktan sonra da Fırat’ın gelip ilk haberi yapması için sözleştiklerini hatırlatıyor.
'DENİZ EN KÖTÜ ANINDA BİLE UMUTLU OLURDU'
İrlan, haber için çıktığı yolculuktan sonra eski Mardin’de sıra sıra dizilmiş evleri aşarak Mezopotamya ovasına bakan geniş bir avluda devam ediyor Fırat'ı anlatmaya. Her ilçenin girişine kurulmuş onlarca askeri karakolları ve hala cenazelerin çıktığı Nusaybin'den duyduğu hüznü dile getiriyor İrlan, daha sonra gözlerini uzağa dikerek, "Ama Deniz burada olsaydı o bütün bunlardan da tutunacak bir umut bulurdu. Çünkü, o en kötü anında bile umudunu yitirmezdi" diyor. Federe Kürdistan Bölgesi’nin Hewlêr kentinde sinema okurken ablası Fırat'la Maxmur kampında susuzluktan yaşamını yitiren bir genç kadının senaryosunu filme çekmek istediklerini söyleyen İrlan, "Deniz'le bu aceleci yapımız, çocukça heyecanımız birbirine benzerdi" sözleriyle anlatıyor.
'KÜÇÜK YAŞTA MÜCADELENİN İÇİNDEYDİ'
Fırat'ın küçük yaşta mücadeleye katıldığını belirten İrlan, "Onu istediği bir şeyden vazgeçirmek kolay olmazdı. Bütün hayatı insanlar için, Kürt halkı için daha iyisini yapmakla geçti. Yıllarca mücadele içindeydi; ancak birkaç kez görebildim. En son 2012-13 yılları arasında geldi kampa ve gazeteci olmak isteğini söyledi. Tabi şaşırdık; ama Deniz’e güveniyorduk yapacaktı. Kürt halkının başına gelenleri yaşanan bütün haksızlıkları çekmek istiyordu. Bana hep, ‘birileri bazı gerçekleri ne kadar karanlığa gömse de onları aydınlığa çıkaracak birileri olur’ sözlerini hatırlatırdı” dedi.
‘ABLA DEĞİL, ARKADAŞIMDI’
İrlan, sözlerine şöyle devam etti: "Onunla daha fazla vakit geçirmek en büyük isteğimdi. Çok çalışan tabi mücadele içinde olan biriydi. Ben onu eve getirmek için hep kandırırdım, telefon açar yalandan bir şeyler söyler ve onu eve getirtirdim. Bazen kızardı, bazen de anlıyordu beni. Benim için sadece bir abla değil, her şeyimi konuşabildiğim bir arkadaşımdı. Gelirdi banyomu yapardı, saçlarımı tarardı. Gazetecilik pek aklımdan geçmeyen bir şeydi, sinema okuyordum Irak’ta zaten. Hayallerim hep sinemaya yönelikti, film çekmek ve yönetmen olmak istiyordum. Ama Deniz aileden birinin muhakkak gazeteci olmasını istiyordu. O yüzden küçük kardeşimizi ikna etti ve sınavlara gönderdi. Kardeşim gazetecilik için sınava gireceği gün bile onu aradım ve acil eve gelmesini, kardeşimin sınava gitmediğini söyledim. Çok kızmıştı hemen eve geldi. Gelince ben gülmeye başladım, ‘Ne oldu?’ diye sordu. Ben de onu özlediğimi ve eve gelmesi için kandırdığımı söyledim. Önce biraz kızdı, sonra gülerek sarıldık birbirimize.”
'DENİZ’İN İKİ HAYALİ VARDI'
İrlan, Fırat'ın yaşamını yitirmeden önce hep dile getirdiği iki hayalini şöyle anlattı: “Kendisine dair sadece iki hayali vardı. Van Gölü’nün kenarında toprak bir ev yapıp bütün kardeşleriyle beraber yaşamak ve birlikte Amed’te Surlara çıkıp o tarih karşısında bir çay içmekti. Bu yaşamda her halde kendisi için dilediği sadece bu iki dilek vardı. O yüzden Van Gölü’nü her gördüğümde Deniz’i görürüm. O yüzden Sur yıkılırken, benim ve Deniz’in ortak hayallerinin de yıkıldığından duyduğum acı beni nefessiz bırakıyordu" ifadelerini kullandı.
'ÖLÜM ANINDA BİLE KAMERAYI BIRAKMADI'
Gazetecilik yapmak için ablasının para toplayarak bir fotoğraf makinesi aldığını aktaran İrlan, Fırat'ın elindeki makinayı en son o zaman gördüğünü söyledi. İrlan, "Van’a gelip kimliğimi çıkarmak istedim. Pek vedalaşmadım onunla, birkaç gün sonra geri döneceğim diye düşünüyordum, ona da söyledim. Sonra geldim ve bir daha onu göremedim. O günden sonra birkaç saatliğine bile bir yerlere gitsem bir daha göremeyecek gibi arkadaşlarımla vedalaşıyorum. Deniz yaşamını yitirdikten sonra onun yanında olan bir arkadaşıyla görüştüm. Deniz'in, IŞİD saldırısının son görüntülerini çekmek için verdiği çantasını anlattı. Ayağa kalkmış tam kamerasını hazırlarken, saklanan birkaç IŞİD’li saldırmış. Önce ayağından yaralanmış, arkadaşları ayağa kalkmaması için seslenmesine rağmen o tekrar kamera başına geçmiş görüntü almak için. İşte o zaman bir daha ateş etmişler. Ölümüne bile o kamerayı bırakmadı, başından ayrılmadı. Özellikle, Kürt kadın gazetecilerine cesareti, kendine güvenmeyi ve gerçeklere olan inancı miras bıraktı diye düşünüyorum. Ben de Cizre’de bodrum katlarında insanların diri diri yakılmasına şahit oldum. Zordu elbette benim için, insan her an bir kurşunun kendisine denk geleceğini fark edebiliyor. Ben Cizre’de insanların nasıl öldürüldüğü, Sur’da ise insanların nasıl bir enkaz içerisinden çıkarıldığına şahit oldum. Deniz, en azından düşmanın kim olduğunu kurşunun nereden geldiğini bilerek savaşıyordu. Ama ben bilmiyordum Cizre’de çalışırken. Cizre’den çıkarken umudumu yitirmeme rağmen Cizre’den çıkıp Sur’a koştum, orada çalıştım. İkimizin en büyük ortak noktası buydu, Kürt halkına dayatılan savaşa karşı gazetecilik yapıyorduk. Yoksa biz de istiyorduk kültürel değerlerin, sanatın, müziğin haberini yapmayı, savaş gazeteciliği bizim tercihimiz değildi, halkımıza dayatılan bir gerçeklikti. Deniz, şehit düştüğünde annem ‘bu kamera yerde kalmamalı’ diyordu, aslında Deniz’in çabasıyla bir kardeşim zaten gazetecilik okuyor. Ama ben o kameranın hiç yerde kalmasını istemedim ve onun yarım bıraktığını tamamlamaya başladım" dedi.
'BANA BİR UMUT BUL!'
Ablası Fırat’ın dayatılan savaş ve sürgün yaşamı karşısında bir sembol olduğunun altını çizen İrlan sözlerini şöyle sürdürdü: "Naif, sanata düşkün o umutlu kadın hepimizin içinde yer edinmiş. Yazmayı çok severdi, bize miras kalan not defterlerini hala tek tek açıp okuyoruz. Bende kalmış birçok eşyası Cizre’de yakıldı, şuan yanımda mezuniyetim için aldığı hediyeyi saklıyorum. Onun cenazesini Van'a köyümüze defnetmek için yola çıktığımızda önümdeki arabada onun saçları kısa kesilmiş bir fotosu vardı. Bir yandan gülümseyerek baktığım o saçlar diğer taraftan içimi yakıyordu. En son ben onun uzun saçlarını kesmiştim ve çok kötü olmuştu. Hatta bana kızdı sonra beraber kuaföre gittik ve mecbur saçları bu kadar kısaldı. Oradan ona seslenip; hani sen her şeyin içinde bir umut, iyi bir şey ararsın ya hadi burada da umut bul ben senden sonra nasıl bir iyiliğe tutunayım diyordum.”
Nimet Ölmez - dihaber